Kitaplar

İntiharın Genel Provası İntiharın Genel Provası / Generalna Proba Samoubstiva

Bir tiyatro eseri olarak yazılmış olan kitap, bir mimarın Tuna nehri üzerindeki bir köprüden atlayarak intihar etme girişimini konu alıyor.  Orijinali Sırpça yazılan oyun Türkiye'de de oynanmış. Hatta 22 Ekim 2018 tarihinde, İstanbul Kadıköy Halk Eğitim Merkezi Sahnesi'nde de bir oyun görünüyor. Kitaba göre oyun üç bölüm: köprü, iş adamının ofisi ve yeniden köprü şeklinde.  Oyunda dört oyuncu var ama bunların oynadığı rol sekiz tane. Yani iki oyuncu birden fazla rolü canlandırıyor. Oldukça abartılı ifadeler var: iş adamının yediği bir metrelik sandviç, 10 yaşında ölen dede, 15 yıldır işsizlik yaşayan mimar gibi. Oyunu okurken sahnelerin tiyatroda nasıl oynanabileceğini düşündüm. Özellikle köprüden ofise ve tekrar köprüye geçiş.  Oyunun sonunda bir sürpriz de okuyucuları bekliyor. Dilerim sahnede izlemek de mümkün olur. Eğlenceli bir oyun.

Bir alıntı: "Bu adam aynı zamanda ünlülerin diyetisyeni. Onu beklerken, kocaman bir tabak üzüm yedim. Tane tane... Sekreter çağırmaya geldiğinde, az kalsın bayılıyordu. 'Beyefendi üzümleri siz mi yediniz?' diye bağırdı. 'Evet hanımefendi ben yedim. Yüz kilo alıp, size veririm,' dedim. O ise, 'Sorun alıp almamakta değil, plastik üzümdü onlar,' deyince, camdan atlamak istedim. Ama malesef giriş katındaydık." (s.49).

Garanti Karantina Garanti Karantina / Garanti Karantina

Murat Menteş'in üç romanını okudum. Üçü de birbirinden etkileyiciydi. Garanti Karantina şiir kitabı da romanlarını andırıyor ama onlar kadar etkileyici bulmadım. Gizli, sanki sadece belirli kimselerin anlayabileceği bir dille yazılmış gibi göründüler şiirler. Evet, her bir satır üzerine uzun uzun düşünülüp konuşulabilir ama bunu yapmak istemediğinizde o satırlar bir harfler dizisine dönüşüyor. Neyse ki küçük bir kitap.  Neredeyse her sayfada şiirlerle ilgili çizimler de bulunuyor. Menteş'in yeni çıkan romanı "Antika Titanik"e başlamadan önce kısa bir hatırlatıcı olarak okudum. Şiir başka bir şey Menteş'in şiir anlayışı ise bambaşka. Yazarın söylediğine göre, şiirle ilgilenmeseymiş diğer üç romanını yazamazmış. Evet, bir bağlantı olabilir.

Bir alıntı: "Baş başa giderler hep Azrail ile leylek, neşelenir miyiz ki, şans eseri delirsek?" (s.16).

21.Yüzyıl için 21 Ders 21.Yüzyıl için 21 Ders / 21 Lessons for the 21st Century

Dün, Yarın ve Bugün. Başka bir deyişle, Homo Sapiens, Homo Deus ve 21. Yüzyıl için 21 Ders: Yuval Noah Harari'nin muhteşem üçlüsü. Harari yine bilgi dolu bir kitapla bizimle buluşuyor. Üstelik, kişisel fikirlerini bizimle diğer kitaplarında olduğundan daha fazla paylaşıyor. Bununla birlikte, diğer kitaplarından aşina olduğumuz, çeviri yapılan dile uygun yerelleştirmelere bu kitapta da devam edilmiş. Gerçekten de 21 ders var kitapta. Bazıları şöyle: Büyüdüğünüzde işsiz kalabilirsiniz, tanrı artık milletin hizmetinde, insanların aptallığını küçümsemeyin, kimi yalan haberler kalıcıdır, hayat bir anlatı değil. Bu 21 ders beş bölümde ele alınmış. Bunlar: Teknolojik Zorluk, Siyasi Zorluk, Umut ve Umutsuzluk, Hakikat, Direnç.

Harari'yi objektif olmaya gayret eden bir yazar ve bilim insanı olarak görüyorum ama bu kitabın son bölümüyle beni şaşırttı. Özellikle, kitabın Direnç ismini taşıyan kısmında, bugüne kadar bildiğimiz her şeyin, özellikle uhrevi dünya ile ilgili olarak bize öğretilenlerin birer "anlatı" olduğunu söylerken, kendisinin her gün iki saat meditasyona zaman ayırması tuhaf geldi.  Yahudi toplumuyla ilgili verdiği bazı bilgiler de oldukça ilginç. Örneğin, Sebt günü.

Kitap, yakın gelecekte insanlığı bekleyen aslında öngörülemez ama bir nebze tahmin edilebilir teknolojik, siyasal ve toplumsal olayları, dünyanın karşı karşıya olduğu küresel ısınma tehdidi altında ele alıyor. İlk kısım bazı okuyuculara "kendini tekrar ediyor" izlenimi verebilir. Okumaya devam edin derim. Her sayfasında altı çizilecek en az bir cümle bulacağınızı söyleyebilirim.

Bir alıntı: "Önce öfkeye ve nefrete kapılmadan cinayet işleyen çok çıkmaz. Açgözlülük, kıskançlık, öfke ve nefret gibi duygular hiç hoş değildir. Öfke ya da kıskançlıktan kudururken coşku ve huşuya kapılamazsınız. Dolayısıyla siz birini öldürmeden öfkeniz iç huzurunuzu öldürmüştür." (s.189).

İngiliz Posta Arabası İngiliz Posta Arabası / The English Mail-Coach

Her meta, birilerinin hayatında unutulmaz izler veya anılar bırakabilir. Mesela, pembe renkli bebe aspirini benim için öyledir. Vaktiyle, çok içirildiğinden mi bilmem, yetişkinliğimde bu hapın kokusu bana hep iğrenç gelmiştir. Yazar Thomas de Quincey için de İngiliz posta arabaları böyle bir yer etmiş zihninde. Tabi onun hissettiği duygu "iğrençlik" değil. Bu arabaların İngiliz sosyal hayatındaki etkilerine alaycı bir dille yaklaşılmış. Bir yolculuk sırasında yaşadığı kaza da kendisi için unutulmaz olmuş. Sıkmayan ama zaman zaman kendinden koparan bir hikâye var bu kitapta. Posta arabalarının gelişimini bir teknolojik yenilik olarak ele alırsak, bu yeniliğin toplum hayatındaki etkilerini okumak hoşuma gitti. Özellikle Çin'e hediye edilen posta arabasının Çin'de yarattığı etkileri ironik buldum. Kitabın sonunda yer alan "Haşiye" bölümünde ise yazarın hikâye ile ilgili düşünceleri yer alıyor. Bir eserin ortaya çıkışı ya da yazarın eserin ortaya çıkışıyla ilgili fikirlerini okumaktan hoşlanıyorum.

Bir alıntı: "Çünkü çıkarlarımıza dayanır bütün endişeler." (s.50).

Kırmızı Pazartesi Kırmızı Pazartesi / Crónica de Una Muerto Anunciada

"Santiago Nasar, onu öldürecekleri gün..." bu başlangıç, romanın başlangıcı. Öldürüleceği bilinen bir adamın ölüm gününde başına gelenler, olaya şahit olanların cümleleri çerçevesinde olaydan 23 yıl sonra aktarılıyor. Nasar, kendisinin itham edildiği suçu(!) işlemiş mi bilinmez. Zira romanda buna dair hiçbir işaret yok. Şehirdeki neredeyse herkesin bu cinayetin işleneceğini bilmesine rağmen hiçbir şey yapamaması ya da çaba gösterenlerin amaçlarına ulaşamaması, 2012 yapımı 38 Şahit isimli filmi düşündürdü. Filmde de gerçek bir olay işleniyor: Bir cinayete şahit olan en az 38 kişinin, bir başkasının polisi aramış olabileceği ya da olaya müdahale edeceği gerekçesiyle harekete geçmemesi bu filmin konusunu oluşturuyor. Buna literatürde "Bystander Effect" yani "İzleyici Etkisi" deniyor. Bu etki şöyle diyor: Bir olaya şahit olanların sayısı arttıkça, bu kişilerin o olaya müdahale etme ihtimalleri zayıflar. Olacak olan, olacaktır. Márquez'in romanında da belirttiği gibi, "Kader bizi görünmez kılar." Bazen hiçbir çaba, ilgili olayı önlemeye yetmez. Nasar üzerine atılı suçu(!) işlemiş olsa bile sonuçları böyle olmamalıydı. Olaylar sırasında şehri gemiyle ziyarete gelen piskopos olayı ise tam bir "sis" oluşturmuş. Çünkü sokaklardaki gürültülerin sebebi olarak bu ziyaret, iyi bir gerekçe meydana getirmiş. Zaman zaman olayın akışını ve isimleri karıştırsam da Albert Camus'un Yabancı isimli öyküsünün yanına koyabileceğim bir okuma oldu. Bir rastlantı eseri olarak, kitaba bir pazartesi günü başlayıp aynı gün bitirmenin de anısı kalsın :)

Bir alıntı: "İşin aslına bakılırsa, Vicario kardeşler Santiago Nasar'ı hiç kimsenin haberi olmadan, hemen öldürmek için gereken hiçbir şeyi yapmamışlardı, tam tersine biri çıkıp da onu öldürmelerini engellesin diye akla gelebilecek her çareye başvurmuşlar ama bunu sağlamayı başaramamışlardı." (s.49).