Kitaplar

Şifa Veren Masallar Şifa Veren Masallar / Şifa Veren Masallar

Clarissa P. Estés'in Kurtlarla Koşan Kadınlar isimli kitabı, masalların (buraya hikâyeleri de dahil edebiliriz) insanları tedavi edebileceğini söylüyordu. Elbette masallar ve hikâyeler insanların sorunlarını çözmede, onlara yaklaşımlarında yeni bakış açıları elde etmelerini sağlayabilir. Tabi buradaki şart, masaldaki metaforları çözebilmek. Yani masalın kelimeleri arkasındaki gizli anlamı bulabilmek. Şifa Veren Masallar'da "Masalın Kalbine Yolculuk" başlıklı 17 sayfalık bölümde de buna değinilmiş. Yazara göre, bir masalı anlamak için iki kapıdan geçmek gerekiyor. Bu kapılar, kalp ve akıl kapıları. Önce kalp kapısından giremediğimiz bir masalı anlamamızın, o masalı ruhumuzda hissetmemizin mümkün olmadığını söylüyor yazar. Hatta ekliyor; "Önce akıl kapısından girmeyi zorlarsanız nihayetinde masala inanmayan bir düş kırgını olabilirsiniz."

Masala kalp kapısından girmek de kolay olmasa gerek. Burada bir açıklayıcıya, bir yol göstericiye, bir rehbere ihtiyaç olabilir. Kitapta dokuz masal var ama masalların anlatıldığı yaralı kadının kendi hikâyesi de sayılırsa toplam 10 masal var denilebilir. Dokuz masalı sırasıyla kırmızı, siyah ve beyaz yılanlar anlatıyor.

Kendi adıma masallardaki metaforları belki de ihtiyaç duymadığımdan anlayamadım. Bana sadece birer hikâyeymiş gibi geldiler. Estés'in kitabını okurken de aynı şey olmuştu. Belki de yazarın ifade ettiği gibi, "önce akıl kapısından girmeyi denedim", bilemiyorum. Eğer öyleyse, yine yazarın tanımlamasıyla, "masala inanmayan bir düş kırgını olabilirim". Gerçi, masal okumayı severim ama rehbersiz çıkılan yolculuklarda kaybolmak, aradığını bulamamak normaldir sanıyorum.

Eserde, masallara başlamadan önce ve kitabın sonunda tekrarlanan dörtlüğü burada paylaşmak isterim. "Bir kadın vardı. Yüzü yaralıydı. Ruhu dağınıktı. Yol üstünde kalmıştı. Öylece, yol üstünde, durmuştu."

Bir alıntı: "Bende olan sende varsa, sende olan da bende var demektir. Bu benim sırrım. Görüyor musun? Bendeki sende, sendeki bendeyse işte o vakit hak edişlerin vaktidir. Hazineye giden yolu bulmuşsundur." (s.143).

İmza Hikâyeler Yaratmak İmza Hikâyeler Yaratmak / Creating Signature Stories

Yazar David Aaker dünyaca bilinen bir marka uzmanıdır. Bu kitabında, marka uzmanlığını, gittikçe popüler olan hikâye anlatıcılığı alanına da taşımış. Esere adını veren imza hikâye, "ilgi çekici, özgün, markanın vizyonunu, müşteri ilişkilerini, kurumsal değerleri ve stratejiyi netleştiren stratejik bir mesaj veren ya da bu mesajı destekleyen ya da güçlendiren bir anlatı" olarak tanımlanmış. Açıkçası, kitabın daha doyurucu olmasını bekliyordum. Eserin başında arka arkaya verilen altı hikâye var. Tüm kitap neredeyse bu altı hikâye üzerinden yazılmış. Hikâyelerle ilgili bir kitapta daha çok hikâye bekledim. Bununla birlikte, yazarın marka uzmanlığını satırlarda bulmak mümkün. Hikâyelerin markaların gelişimini nasıl ve ne yönde etkileyebileceğine dair iyi cümleler var. Yazarın kurucusu olduğu marka danışmanlık şirketi Prophet'in büyük bir hikâye havuzu varmış. Bu havuzu kullanmakta cimrilik etmiş Aaker. Pazarlama algı yönetimi ise hikâye anlatıcılığı da bu algı yönetiminin büyük bir parçası olmalı.

Bir alıntı: "İyi bir sunum zayıf bir hikâyeyi kurtaramaz, ancak kötü bir sunum iyi bir hikâyeye zarar verir." (s.153).

Hasta Toplumlar Hasta Toplumlar / Sick Societies

Kutsal kitaplara kadar giren; "Biz, bizden öncekilerden böyle gördük." cümlesini duymuşsunuzdur. İşte bu kitap, bu söze örnek teşkil eden, geçmiş toplumların inanış, gelenek ve adetlerinin o toplumların varlığını nasıl etkileyebildiğini anlatıyor. Bu anlatımda en çok adı geçen kavram ise "maladaptasyon" yani "çevreyle ilişkilerde uyumsuzluk gösterme hali; çevreye yetersiz uyum". Yazar Afrika'dan Çin'e, Ortadoğu'dan Amerika kıtasına kadar yayılan bir coğrafyada, toplumların geleneklerini, başka yazarların kitaplarından da yararlanarak aktarıyor. Sekiz bölümden oluşan kitaptaki örnekleri okudukça, insanlığın bu güne nasıl geldiğiyle ilgili tuhaf bilgiler ediniyorsunuz. Gerçekten de bazı örnekler insan aklını zorlayan özellikler gösteriyor. Kitabın temel savı, insanlığın ilke zamanlardaki hayata dair uygulamalarının, antropologların söylediği gibi olmadığı, bu insanların akla hayale gelmeyecek gelenekleri olduğu yönünde. Zaten kitabın alt başlığı olabilecek cümle de şöyle: "İlkel düzen efsanesine bir meydan okuyuş". Kitabın ilk üçte birlik bölümünü okumak biraz zorlasa da devamında akıcı olduğunu da ekleyeyim.

Bir alıntı: "1840 yılı Manchester, İngiltere'de erkekler için ortalama ölüm yaşı 38, tacirler için 20 ve vasıfsız işçiler için 17 idi. 1860'larda Sheffield'da daha yüksek sınıflı insanlar yaklaşık 50 yıl yaşıyorken, daha düşük sınıflı insanlar ortalama 30 yılın altında yaşıyordu." (s.124).

Sağlıklı Toplum Sağlıklı Toplum / The Sane Society

Bir toplum hasta olabilir mi? Bu soru, yazarın kitabına ikinci bölüm olarak uygun gördüğü başlığın adı. Evet, bir toplum hasta olabilir; doğadan koptukça, kültürel yaşamın kuralları belirli bir zümrenin eline geçtikçe ya da kültürel ve ahlaki kurallar toplumun genelini zorlamaya başladıkça toplum hastalanabilir. Okumakla çok şey kazanılacak bir kitap bu. Dokuz bölümde hasta bir toplumu ve ve bu toplumla ilgili özelliklerden bahsediliyor. Çeviriye örneklik eden baskı 1955 yılına ait. O günden bugüne, 65 yılda ortaya çıkan gelişmeler Fromm'un yazdıklarını daha anlaşılabilir kılıyor. Kitapta en çok dikkatimi çeken kavram, "yabancılaşma" oldu. Yazar bununla, insanın doğaya ve insan varoluşuna aykırı bir yaşamı seçerek doğaya ve kendisine yabancılaşmasını kastediyor. Özellikle endüstrileşmenin insan ve doğanın yapısına nasıl etki ettiğini örneklerle aktarıyor. Bitmesi istenmeyen kitaplardan biri oldu benim için.

Bir alıntı: "Kendini, dünyada evindeymiş gibi rahat duyabilmesi için insanın onu yalnızca kavraması yetmez; insan dünyayı duygularıyla, gözleri, kulakları, tüm bedeniyle duymalıdır. Beyniyle düşündüklerini bedeniyle yaşayabilmelidir. Bedenle kafa bu bakımdan, ya da başka herhangi bir bakımdan, birbirinden ayrılamaz. İnsan dünyayı kafasıyla kavrayıp düşünme yoluyla kendisini onunla birleştirebildiği zaman, felsefe, tanrıbilim, mit ve bilim yaratır. Dünyayı kavrayışını duyumlarıyla dışa vurduğundaysa, sanatı ve ayinleri, şarkıları, dansı, tiyatroyu, resmi ve yontuyu yaratır." (s.320).

Bir Nefeste Evren Bir Nefeste Evren / The Universe in Bite-sized Chunks

Evreni anlatmak için kaç nefese ihtiyaç duyulur bilinmez ama evrenin oluşumu düşünüldüğünde, bir insan hayatının uzunluğu bir nefes süresi bile sayılmayabilir. Astronomiye ilgi duyuyorsanız ve temel bilgiler edinmek istiyorsanız bununla birlikte, bilim tarihi hakkında da bir şeyler okumak istiyorsanız bu kitap doğru bir yer olabilir. Altı bölümden oluşan kitap, astronominin erken dönemlerinden başlayıp, Güneş, Dünya ve Ay, Güneş sistemi, yıldızlar, galaksiler ve evrene uzanan tüme varan bir sıralamayla içinde bulunduğumuz bu toz zerresinden evreni anlatıyor. Harika bir yolculuk okuyucusunu bekliyor. Astronomi denilince aklıma gelen bir şeyi de buraya ekleyeyim. Carl Sagan'ın "Pale Blue Dot (Soluk Mavi Nokta)" isimli ses kaydını youtube'dan dinlemenizi öneririm; tabi, bu isimlendirmenin hikâyesiyle birlikte.

Bir alıntı: "Bu isim, gezegeni diğerlerinden bir nebze öne çıkarıyor. Çünkü diğer tüm gezegenler (Dünya hariç) Roma tanrılarının adını taşıyorken Uranüs adını bir Yunan tanrısından alan tek gezegen." (s.49).