Kitaplar

Kök-Kelimelerin Serüveni Kök-Kelimelerin Serüveni / Kök-Kelimelerin Serüveni

Hayli zevk ve bilgi içeren bir kitap. Eserde 51 başlık var ama yüzlerce kelimenin kökenine dair bilgi içeriyor. Kelimelerin sadece Türkçe değil, başka dillerdeki serüvenlerine de yer verilmiş zaman zaman. Küçük bir kitap olmasına rağmen bir oturuşta bitirilmesi zor bir kitap. Çünkü her sayfasından bilgi akıyor. Belki ara verilerek okunması daha faydalı olur. Yazarın, kelimelerin yanlış bilinen hikâyelerini doğrularıyla birlikte vermesi de hoş olmuş. Okuma bitince anlıyoruz ki, "Dünyadaki her şey gibi kelimeler de hangi dilden olduğuna bakılmaksızın hep birbirine bağlı."

Bir alıntı: "Eski Türkçede 'cennet' manasına gelen 'uçmak' sözü Soğdcadaki 'uştmah' kelimesinden gelmiştir. Bir de tabii 'cehennem' manasına gelen 'tamu' sözcüğü de var. O da dilimize Soğdcadan girmiştir. Bu iki kelime de sanılanın aksine 'öz(!)' Türkçe değildir. Zaten 'öz' diye bir Türkçe yoktur. Olsa olsa 'ana, ilk, eski' Türkçe vardır. Bana kalırsa Türk milletinin konuştuğu her kelime Türkçedir..." (s.117).

Oteller Kitabı Oteller Kitabı / Oteller Kitabı

Bu kitap, "Otelleri anlattığı gibi sadece o tellerden değil, başka tellerden de çalıyor." Ferhan Şensoy'u çocukluğumdan beri ilgiyle takip ederim. Kimileri ondan hiç hoşlanmaz ama ben zekâsı, farklı bakışı, kelimelerle oynayışına hayranım. İlginç bir kitap Oteller Kitabı. İçinde, büyük kısmı doksanlı yıllara ait olan ve Şensoy'un bir şekilde otelde konaklaması gereken zamanlarda hem otelde hem de dışarıda yaşadıklarını eğlenceli, bazen küfürlü bir şekilde ama her zaman merak uyandıran bir üslupla anlatması var. Bu otellerden bazıları Berlin, Paris, Londra gibi Türkiye dışındaki otelleri kapsıyor. Okurken sadece otellerden değil, Şensoy'un hayatında olup bitenlerden, alışkanlıklarından, nelere kızdığından, nelerden hoşlandığından da haberdar oluyorsunuz. Bu şekilde yazılmış 31 hikâye var kitapta. Hikâyelerin tamamı iyi ama en az üçte biri bana daha eğlenceli geldi. İlk hikâye, bu kitabı yazmasına sebep olan olayla başlıyor, son hikâye ise ilk hikâyenin bir yerde sonucu şeklinde kurgulanmış ki epey beğendim bunu. Şensoy'un dili öyle iyi ki, onunla birlikte o otellerde neredeyse ben de kaldım: "Sigaranı söndürür müsün Ferhan abi? Uyumak istiyorum" :)

Bir alıntı: "Özcan bavulunu yatağının üstüne koydu, açtı ve on, onbeş kibrit kutusu çıkardı, hepsini odanın değişik yerlerine fırlattı.

-N'oluyor Özcan?

-Gece uyanırız, kibrit mibrit bulamayız. Her yere serpelim, elimizi attığımızda bulabilelim efendim!" (s.167).

Bir Delinin Anı Defteri-Palto-Burun-Petersburg Öyküleri ve Fayton Bir Delinin Anı Defteri-Palto-Burun-Petersburg Öyküleri ve Fayton /

Gogol'un altı öyküsünü barındıran kitap için söylenecek tek şey herhalde "okunmalı" olabilir. Özellikle "Burun", "Portre" ve Dostoyevski'nin "Hepimiz Gogol'un Palto'sundan çıktık." dediği, "Palto" öykülerindeki o ironik dilden etkilenmemek pek mümkün değil. "Bir Delinin Anı Defteri" de filmlerde gösterilen ruh ve sinir hastalıkları hastanesi sahnelerinin kaynaklarından birini okuyucuya veriyor. Bu tip kitapların özelliği sadece öykü anlatmaları değil, dönemin insanının nasıl yaşadığı, nasıl eğlendiği, ekonomik durumları gibi konularda da bilgi içermeleri. İyi öyküler var.

Bir alıntı: "Dünya âlem bilir ki, İngiliz enfiye çekti mi, Fransa hapşırır." (s.207).

Somonbalığıyla Yolculuk Somonbalığıyla Yolculuk / Il Secondo Diario Minimo

Umberto Eco'nun verildiği Vikipedi sayfasında; "İtalyan bilim insanı, yazar, edebiyatçı, eleştirmen ve düşünür. Dünya kamuoyunun gündemine Gülün Adı ve Foucault Sarkacı gibi romanlarıyla giren İtalyan yazar, aynı zamanda Orta Çağ estetiği ve göstergebilim dalının ustalarındandır." deniyor. Böyle biri, bir mizah ya da parodi kitabı yazarsa nasıl olur? Ben okudum, fena olmamış :) Eco, 40 ayrı başlıkta, okuyucuyu da ilgilendiren konularda bazen hemen anlaşılır bazen de "ne demek istedi acaba?" sorusuyla biten tespitlerini paylaşıyor. Bazı denemeleri oldukça iyi, komik ama bazıları öyle değil. Yalnız, tüm denemelerinde bir bakış açısı var: "İzahı olmayan şeyin mizahı olur" sözündeki gibi, olaylardaki ironik unsurlar, Eco tarafından tespit edilmiş. Elbette, okuyucuyu 40 denemenin tamamında da güldürmesi beklenemezdi. En beğendiğim deneme başlıkları şunlar oldu: "Somonbalığıyla Yolculuk", "Babil'de Konuşma", "Halk Kitaplığı Nasıl Düzenlenir". Diğer denemelerde de altını çizdiğim pek çok cümle ya da espri var. Okumalarım arasında farklı bir tat oldu.

Bir alıntı: "Kudretli adam, her telefona yanıt vermesi gerekmeyen adamdır; tam tersine, böyle bir adam sürekli olarak -öyle derler ya- toplantıdadır. En alt düzeydeki yöneticiler için bile başarının iki simgesi vardır: Yöneticilerin kullandığı tuvaletin anahtarına ve 'Bir not bırakmak ister miydiniz?' diye soran bir sekretere sahip olmak." (s.147).

Gelin Yüzleşelim Gelin Yüzleşelim / Gelin Yüzleşelim

Kitaptan bir sohbette bahsedilmesiyle haberdar oldum. Başlıkları öyle ilgi çekiciydi ki, hemen okumak istedim. Normalde bu tarz kitapların okuyucusu değilim ama kitaptaki başlıkların nasıl gerekçelendirildiğini merak ettim.

"Gelin Yüzleşelim" kitabı, Mevlâna ile başlayıp, Osmanlı, hadisler ve din ticareti gibi konularda bugün bilinen genel bilgilerin yanlışlığını ortaya koymayı amaçlayan, toplumsal ayrışmaya sebep olan temellerin bu konularda atıldığını savunan bir eser. Yazar, kitabın başında, konulara objektif bir şekilde yaklaşacağını iddia etse de kitabın tamamında bu objektifliği koruduğu söylenemez. Kitabı gösterdiği kaynaklara da bakarak okumaya gayret ettim. Baktığım yerlerdeki bilgiler yazarı teyit ediyordu fakat yine de bir sorun vardı. Sorun, yorum sorunuydu. Yazar (baktığım kadarıyla) doğru bilgiler veriyor ama yorumlarken aşırıya kaçan, ilgili dönem şartlarını görmezden gelen ya da açıklamalarında bazı ayrıntıları atlayan bir düşünceyle ele alıyordu konularını. Ben de tarafsız bir okuyucu olarak, yazarın samimiyetine güvenerek okumaya devam ettim ilgili satırları. Bu durum, Osmanlı İmparatorluğu'nun İngiltere İmparatorluğu (ifade yazara aittir) ile karşılaştırmasına kadar sürdü. Burada, bir yöntem ve yorum sorunu var. Çünkü böyle bir karşılaştırmanın doğru bir karşılaştırma olacağına inanmıyorum. Bu iki yönetim, hem coğrafî hem dinî hem etnik hem de kültürel açılardan çok farklı kutupları temsil ediyor. Kitabın farklı yerlerinde yazara katıldığım da oldu. Eserde araştırma merakı uyandıran bilgiler var. Meraklısı ilgili iddiaları daha ayrıntılı araştırabilir. Elbette hiçbir olay, imparatorluk ya da kişi, tamamen kötü ya da tamamen iyi olamaz. Benim için gereksiz bir okuma olmamakla birlikte, yazarın çoğu değerlendirmesinde isabetli olduğunu da söyleyemeyeceğim.

Bir alıntı: "İngilizlerin sadece Batı Anadolu'da satın aldığı topraklar bile 3 milyon dönüme ulaşıyordu. Bu sayılara İngilizlerin dışında diğer yabancılar katılınca, yabancıların satın aldığı topraklar 5-6 milyon dönüme ulaşıyordu. İşte bu nedenle Türkler, İzmir'e 'Gâvur İzmir' demeye başlamışlardı. Bu söylem bazılarınca yanlış anlaşılmıştır, "Gâvur" olarak nitelendirilenler İzmirliler değildir! Anlatılmak istenen şudur: 'İzmir, Gâvurların eline geçti'." (s.182).